Perşembe, Eylül 23, 2010

Eskinin Sistem ve İnanışlarının Böyle Bir Dünyada Başarılı Olması İmkansız


9 Kasim 2008


Yaklasik iki yil önce Amerika'da siradan vatandaslarin evlerinin on bahçelerinde pankartlar belirmeye basladi.

Ingilizcesi "Hope" olan "Ümit" kelimesini tasiyordu bu pankartlar.

Iki yil sonra bu mesaj, imkansiz diye damgalanan elçisini tarihi bir zaferle beyaz saray'a tasiyacakti.

Bu mesaj, ona sonradan eklenen "Change=Degisim" ile birlikte, Amerika zenci bir lider'e hazir degil diyenleri yalanlayarak tarihinin ilk siyah baskanini seçtirecekti.

Seçimi tarihi kilan bir diger gerçek ise ilk defa bir kadinin baskanlik koltuguna bu kadar yaklasmis olmasiydi.

Seçim sonuçlarinin açiklanmasina halkin verdigi tepki, bu seçimin sadece Amerika için degil, bütün dünya için tarihi bir an oldugunu gösteriyordu.

Hiçbir baskanlik seçimi, Amerika disindaki normal vatandasin bu kadar ilgisini çekmemisti.

Bir gazete, Van'daki çiftçilerin kirk koyunu kurban ederek Obama'nin zaferini kutladigini haber veriyordu.

Televiyonlar Kenya'dan Fransa'ya, Japonya'dan Breziya'ya, Çinden Polonya'ya dünyanin dört bir yaninda Obama'nin zaferini kendi zaferleriymis gibi kutlayan insanlari gösteriyordu.

Bütün bu tablo, dünyanin ne kadar degistigini ne kadar güzel sergiledi!


Salı, Eylül 21, 2010

Şu Onlar Var ya Onlar!

17 Ekim 2009

Hep “onlardan” bekliyoruz, hep “onları” suçluyoruz. Birşeyler yapılmıyorsa yine “onlar” yapmıyor biz sadece seyrediyoruz. Herşey “onlar’da başlıyor ve herşey “onlarda” bitiyor.  Öyle görünüyorki bizim bütün yaptığımız “onlar” i konuşmak, onlar hakkında atıp tutmak, “onları” yargılamak, sonra da verdiğimiz kararın infazını kelimelerimizle uygulamak.  Hep onlar, hep onlar..

Bu “onlar” kim, nereden geldiler? Bilmeyen biri olsa sadece haklarında anlatılanlara bakınca bu “onlar”ın başka bir ülkeden hatta başka bir gezegenden geldiklerini  sanır. Sahi kim bu “onlar”? Onlar aslında “bizler” değil miyiz? Seçimle iş başına getirdiklerimiz, idareci kadrolarda yeralanlar, karar vericiler aramızdan çıkmadı mı? Onlar kardeşimiz, babamız, kızımız veya kız kardeşimiz değiller mi? Hatta kendimiz değil miyiz? Neden birden bire kendimizden hiçbir zaman beklemediğimizi onlardan beklemey e başladık? Neden kendimizi yargılamadığımız kriterleri  acımasızca onların değerlendirilmelerinde kullanıyoruz? Neden? Eğri oturup doğru konuşalım, dadaşın mertlik hırkasını giyip ağzımızdan her çıkanı dadaşlığın gerektirdiği süzgeçlerden geçirelim.  Sonra da kendimizi mercek altına aldıktan sonra hala ağzımız açılıyorsa “onlar”a veryansın edelim. Çünkü kendimizi kandırmanın bize hiç faydası yok. 

Ekonomik Model


24 Ekim 2009

Hiç şehirlerin mimarilerinin oradaki yaşam hakkında ipuçları verdiği dikkatinizi çekti mi? Ülkemizin büyüklü küçüklü pekçok yöresi yanında Avrupa ve Amerika’nın pek çok şehir, kasaba ve köylerini görme şansım oldu. Zaman içerisinde şehirlerin ilk görüntüsünün, özellikle mimarisinin o şehir hakkında önemli bir ipucu olduğu izlenimini edindim.  Hem Türkiye’de hem de Amerika ve Avrupa’da küçük yerleşim merkezlerinin en görkemli binalarını mabetler oluşturuyordu; cami veya kiliseler. Mabetlerin en görkemli ve en yüksek binalar olduğu yerlerde yaşayan insanlarla konuşup onları biraz tanıyınca çok daha dindar oldukları gözümden kaçmadı.  Başkentlerin en görkemli binaları ise devlet binalarıydı.  Bu şehirlerde günlük yaşamda hep siyaset konuşuluyordu. 1990’larda ilk defa ziyaret ettiğim ve dünya ekonomisinin kilit noktası sayılan NewYork City’den aklımda kalan ise “ikizler” olarak ta bilinen ve 11 Eylülde yerle bir olan World Trade Center dı.  New York’ta herkes “iş” konuşuyordu. İstanbul’a son gittiğimde dikkatimi çeken ise artık Ayasofya ve Sultanahmet değil  Maslak’taki görkemli gökdelenlerden oluşan “finans merkezi”ydi.  İstanbul'da bungünlerde iş ve para herşeyin önünde geliyor olmalıydı. 

Pazartesi, Eylül 06, 2010

Ataturk Universitesini 21'inci yuzyila tasimak : Yeniden Yapilanma


 11 Mayis 2008
Başarıya giden yol düz değil
Bu yolda;
Başarısızlık adında bir dönemeç,
Kafa karışıklığı adında bir tali yol,
Ekip adında kontroller,
Çekemezler adında kırmızı ışıklar,
Meslektaşlar adında sarı ışıklar,
Ve patlamış tekerlekler var

Fakat...

Kararlılık adında yedek lastiğin,
Yılmama ve azim adında bir motorun
İnanç adında bir sigortan varsa
Ve arabayı bir lider kullanıyorsa
Varacağın yerin adı BAŞARI olacaktır.

Ataturk Universitesini 21inci Yuzyila Tasimak


22 Mart 2007

Moleküler hayat bilimlerinde son 15 yılda yaşadığımız gelişmeler, yakın tarihimize kadar hayal olarak nitelendirilen ve sadece bilim kurgu filmlerinde görülebilecek kavramları hayatımızın gerçekleri haline getirmiştir. Herbir hastalığın tedavisinin olduğu, yaşam süresinin uzadığı ve hastalıklardan arındırılmış sağlıklı bir yaşam sürmek artık gerçekleşmeye başlamıştır. Moleküler Hayat Bilimleri sayesinde ortaya çıkan potensiyel düşünülüp bu gün bulunduğumuz sevye ile karşılaştırıldığında, bu yolun henüz başlangıcında olduğumuzu görmekteyiz.

Atatürk Üniveritesinde moleküler hayat bilimlerinin uygulamalarının olduğu her dalda (sağlık bilimleri, fen bilimleri) fazla vakit kaybetmeden bir an önce ortak programlar oluşturulmasının bu sahadaki gelişmeleri yakalamak açısından bir zorunluluk olduğu inancındayım.

Umarım o günleri hayatta iken görürüm


Ağustos 13, 2009  
 
Aradan yaklaşık otuz yıl geçmişti. Kütüphaneye girerken o günlerin hatırası bir film şeridi gibi geçiverdi gözümün önünden. Ama o günlerden kalan sadece binanın dışıydı. İçerisi bambaşka bir dünyaydı, eskiden hiçbir eser yoktu. Aradan geçen otuz sene çok şey değiştirmişti. O eski şarkının dediği gibi sanki her şey uçurtmalara binip gitmişti.

Özellikle hafta sonlarında bütün zamanım, o günlerin Yoncalık otobüs terminalinin karşısında yer alan “Halk kütüphanesi”nde geçiyordu. Üniversite giriş sınavına hazırlanıyordum. Kütüphanenin ikinci katında daha yeni paspaslanmış kokulu salonun güneye bakan ikinci masası favorimdi nedense. Salonun girişindeki çelik ofis masada oturan ve her defasında ismimi yazdığım o kalın defterden kim olduğumu ezberlemiş olduğuna emin olduğum memur ile, benim gibi kütüphanenin birkaç “devamlı”sı dışında salonda pek kimse olmazdı. Gün boyu o masada oturarak, bugün dahi çözemediğim bir nedenle ders çalışan öğrencileri gözetleyen memur, can sıkıntısından olacak günde birkaç defa yerleri paspaslardı. O yüzden yerler her zaman pırıl pırıldı. Bunu unutmaz ve dışarıdan çamur taşımamak için ayakkabılarımı girişteki paspasa defalarca silerdim. Yaşlı bir amca vardı, soru sorduğumuzda hep tersleyen. Merdivenlerden yukarı çıkarken o gün onun masada olmadığını görmek gülümsetirdi hep.
Yeni  kütüphanede en çok hoşuma giden ise aradığım kitapları odun çekmece dolaplarda demir çubuk üzerine alfabetik olarak sıralanmış yüzlerce kartı tek tek aramak yerine kütüphanenin arama motoruna yazar ismi veya kitabın başlığını yazarak bir klikle bulmam oldu. O dört ayak üzerine oturtulan odun indeks kart çekmece dolapları yerlerini kütüphanenin değişik yerlerine yerleştirilmiş bilgisayarlara bırakmıştı. 

Nasil bir Erzurum ve oraya nasil varacagiz?

9 Mart 2010

Yöresel gazetelerden tutun, bunun gibi internet üzerindeki sosyal ağlara, kahve toplantılarından dost muhabbetlerine, evlerde ve mağazlardaki konuşmalara kadar çok değişik ortamlarda Erzurum’un problemleri tartışılıp duruyor.  Hernasılsa pek çoğumuz problemleri kimlerin çözmediğini de çok iyi biliyoruz.  İdarecilerden siyasilere basın mensuplarından bilim insanlarına kadar uzanan bir yelpazeyi oluşturuyor bu problem insanlar.

Ama birşeyi hiç tartışmıyoruz; Nasıl bir Erzurum istiyoruz? Kafamızdaki Erzurum ne? Benim büyüdüğüm Erzurum bizleri sadece anne ve babamızın değil bütün sokak veya mahalle sakinlerinin büyüttüğü bir şehir di. Böyle bir şehir mi yoksa komşusunu tanımayan birbirinden kopuk mahalle veya sokak sakinlerinden oluşan bir toplum mu istiyoruz? Herkesin kendi başının çaresine bakacağı, o amaca ulsamada herşeyin mübah olduğu bir toplum mu istiyoruz? Birdefa öncelikle nasıl bir toplum istiyoruz ona karar vermek zorundayız.  Sokaklarımızın temizliğinden çocuklarımızın eğitimine futbol takımımızdan içme suyumuzun kalitesine kadar herşeyi başkalarından bekleyen bir Erzurum mu yoksa demokrasiyi sadece seçim yapmak şeklinde anlamayı reddeden ve toplumu ilgilendiren bütün konularda çoklu katılımın yaşandığı bir Erzurum mu istiyoruz önce buna karar vermemiz gerekiyor. Çünkü birdefa bakış açısı belirlendikten sonra gerisi kendiliğinden şekillenecektir.