Salı, Eylül 21, 2010

Ekonomik Model


24 Ekim 2009

Hiç şehirlerin mimarilerinin oradaki yaşam hakkında ipuçları verdiği dikkatinizi çekti mi? Ülkemizin büyüklü küçüklü pekçok yöresi yanında Avrupa ve Amerika’nın pek çok şehir, kasaba ve köylerini görme şansım oldu. Zaman içerisinde şehirlerin ilk görüntüsünün, özellikle mimarisinin o şehir hakkında önemli bir ipucu olduğu izlenimini edindim.  Hem Türkiye’de hem de Amerika ve Avrupa’da küçük yerleşim merkezlerinin en görkemli binalarını mabetler oluşturuyordu; cami veya kiliseler. Mabetlerin en görkemli ve en yüksek binalar olduğu yerlerde yaşayan insanlarla konuşup onları biraz tanıyınca çok daha dindar oldukları gözümden kaçmadı.  Başkentlerin en görkemli binaları ise devlet binalarıydı.  Bu şehirlerde günlük yaşamda hep siyaset konuşuluyordu. 1990’larda ilk defa ziyaret ettiğim ve dünya ekonomisinin kilit noktası sayılan NewYork City’den aklımda kalan ise “ikizler” olarak ta bilinen ve 11 Eylülde yerle bir olan World Trade Center dı.  New York’ta herkes “iş” konuşuyordu. İstanbul’a son gittiğimde dikkatimi çeken ise artık Ayasofya ve Sultanahmet değil  Maslak’taki görkemli gökdelenlerden oluşan “finans merkezi”ydi.  İstanbul'da bungünlerde iş ve para herşeyin önünde geliyor olmalıydı. 

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası veya İMKB kelimelerinin henüz günlük yaşamın bir parçası olmadığı günlerde elinde parası olan ve onu bir şekilde daha fazla paraya dönüştürmek isteyen yatırımcılar NewYork Borsası, Londra Borsası veya Tokyo Borsasına bakıp onlar gibi olacak İMKB’nin hayallerini kuruyorlardı.  Bazılarına göre borsanın olması gelişimin şartıydı. Çünkü gelişmiş ülkeler borsaları sayesinde, Türk yatırımcıların da aralarında olduğu yatırımcıların milyarlarca dolarını çekmeyi başarmış ve bu parayı kullanarak ekonomilerini daha da geliştirmişlerdi.  Bu kesim bizim de gelişme için aynı modeli izlememizin şart olduğundan emindi.  Sonuçta İMKB açıldı. Yabancı sermaye gelmeye başladı. Herkes milyarlarca dolar yabancı sermayenin gelmesinden ve ekonominin büyümesinden mutluydu.  Kelimelere değil onların ne ifade ettiğine bakan bir grup insan ise yatırım için gelen yabancı sermaye ile “sıcak para” olarak gelen sermaye arasındaki  farkı kavrayıp ekonomik açıdan sıcak yatırımın getirebileceği  tehlikelere dikkat çekmeye çalıştılar.  Hatta sıcak paranın biranda çekilebileceğini ve çekilirken de geride tamiri çok zor olacak gedikler bırakacağını haber verenler bile oldu. Ama borsanın bir kaç yıl içerisinde 45 binlere çıkması Türkiye’yi uluslararası ekonomi de “Emerging Market” ler arasına sokmaya yetti ve yabancı yatırımcıları borsaya çekmeyi başardı.  2007 de 25 olan İstanbuldaki dolar milyarderi sayısı bir yılda 10 artarak 35’e ulaşmıştı.  Endişe ile yaklaşanların korkularının yersiz olduğu söylendi.  Fakat zaman endişelerinde haklı olduklarını gösterecekti.

 Amerika’da başlayan kriz kısa bir sürede dünyaya yayılınca İMKB’de bundan payını aldı. Birkaç gün içinde borsa binlerce puan kaybedince yatırımcılar servetlerinin kısa sürede buharlaştığını izlemekten başka birşey yapamadılar. Dolar milyarderlerinin sayısı da attığı hızla azaldı. Borsa düştüğünde zararın neresinden dönersek kardır diyerek çıkmayı yeğleyenler en çok kaybedenler oldu.  Sıcak sermayenin önemli bir kısmı da İMKB den elde ettikleri karla kısa sürede borsayı terketmişti.

Ekonomik krizden herkese bir pay düştü. Bu gün yaşayanların yanında gelecek bir iki neslin dahi bu krizin faturasını ödemeye devam edeceği tahmin ediliyor. Bütün bunlar olup biterken benim gibi pek çok insan da neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Amerikan hükümeti resesyonun depresyona dönüşünü engellemek için piyasaya bir trilyondan fazla para aktardı. Fakat kötüye gidiş hala devam ediyor.  Evlerini ve işlerini kaybeden milyonlarca insan iş bulamıyor.  Borçlarını ödeyemeyen insanların banka kredisi ile aldıkları evlerine, arbalarına haciz geliyor.  Sokaktaki vatandaş yaşam kavgası verirken Wallstreet şirketleri rekor karlar açıklıyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi 30-40 milyar dolar gibi bir paranın üst düzey yöneticileri arasında ikramiye olarak dağıtılacağı haber veriliyor.  Yine olan çalışan ve üreten kesime oluyor.  Bu kesim sahip olduklarını kaybederken çok küçük bir zümre onların kaybettiklerini kazanç olarak cebe aktarıyorlar. 

Sistemin işleyişine ve yapısına baktığımda etkileri birkaç yıl daha devam edecek bu ekonomik felaketten bugün kurtulsak bile gelecekte aynı krizleri tekrar yaşayacağımıza garanti gözüyle bakıyorum.  Çünkü ortaya bir ürün çıkarmadan, veya herhangi bir ürüne bir değer katmadan, bir hizmet üretemeden bilgisayar başında oturup kliklerle servet yapmak ne kadar sürdürülebilir? Emeksiz, ürünsüz, ve hizmetsiz kazanılan bu paranın sonuçta biryerlerden gelmesi gerek miyormu? Dahası para kazanmanın esası spekülasyona dayanıyorsa o system ne kadar devam edebilir?  A şirketinin hisselerini değer kazanacak diye alıyorsunuz, sizin gibi düşünenler hisseleri almaya başlayınca hisselerin değeri gerçekten yükseliyor ve ucuzken aldığınız hisseleri şimdi daha yüksek fiyattan satıp kar elde ediyorsunuz. Hisseler satılınca değerleri düşüyor ve ilk satanlar (henüz fiyat inişe geçmeden) parayı cebe indiriyorlar.  Oyunun adı "Spekülasyon".

Hisseler gerçekten varolan ve üreten bir şirketin hisseleri ise bu durum kaçınılmaz. Şirketin kar veya zarar etmesi hisse fiyatlarını yönlendirecektir.  Sonuçta üretim yapan bir yer söz konusu ve bir noktada hisselerini aldığınız şirketin karına veya zararına ortak olmuş oluyorsunuz.  Ama maalesef hisselerin hepsinin gerisinde her zaman üretim yapan bir şirket yok, bazan bir kağıt parçasından başka hiçbirşey yok, yanlış okumadınız kağıt parçası. Temelleri ilk defa Clinton döneminde atılan ve en sonunda 2008’de patlayan ekonomik krizin ana nedenleri arasında bir de “derivatifler” adı verilen ve örneğin "sigortanın sigortasının sigortası" gibi olan yatırım araçları var.  “Kapitalizmde piyasaya müdahale edilmemeli, çünkü piyasalar kendilerini halleder” felsefesi sonucu kontrolsüz bir ortamda başını alıp giden bu derivatıvlerin kriz öncesi değeri ne kadar dersiniz? Yaklaşık 700 trilyon dolar. Yanlış okumadınız 700 trilyon dolar. (Türkiyenin 2008 yılı yıllık bütçesi yaklaşık 1 trilyon dolar).  Yani tamamen spekülasyonlara dayalı, arkasında hiçbirşey olmayan kağıt üzerinde varolan bir servet ve değeri Türkiye bütçesinin tam 700 katı. 

Olsun kaybedenler zenginler bize ne!  diye düşünebilirsiniz. Ama durum hiç te o kadar basit değil. Bu derivatifleri satanlar finans kuruluşları ve onlara yatırım yapanlar da eviniz, iş yeriniz veya arabanız için kredi aldığınız bankalar. Onlar göçünce siz de onlarla beraber göçüyorsunuz, çünkü banka kaybını gidermek için bir anda faizleri ve cezaları yükseltiyor veya parası olmadığı için artık kredi veremiyor, veya kredi kartınızı bir anda iptal ediyor. Bankaların batmasının ekonomiyi göçüreceğini gören devlet istemese de onları kurtarmak zorunda kalıyor. Sonuçta sizin  verdiğiniz vergiler bu banka veya finans kuruluşlarının kasasına gidiyor. Onlar da hem kendilerini kurtarıyorlar hem de sizin vergi paranızla üst düzey yöneticilerine milyarlarca dolar ikramiye ödüyorlar.   Şu anda bu senaryo Amerika’da oynanıyor ama aynı sistemi kendimize örnek edindiğimiz ve onu ülkemizde yerleştirmeye çalıştığımız için bu senaryolar yarınların Türkiye’sinde de oynayacaktır. Bu sonu önlemenin tek yolu ise her bir vatandaşın bu konularda bilgili olması ve gözü açık davranmasıdır. Ekonomi ve finans konularında kendimizi yetiştirmeyi kendimize olduğu kadar çocuklarımıza da borçluyuz.  Çünkü krizlerin faturalarını bizler kadar onlar da ödeyecekler.  Bu konularda rehberimiz yarım yamalak bilen gazetelerin köşe yazarları değil, kendini yetiştirmiş ekonomi uzmanı bilim insanları olmalı.  Bizleri temsil edecek kişilerin seçiminde bu konulardaki birikim ve yeterliliklerini göz önüne almalıyız. Çünkü sesimizi ancak seçtiğimiz kişilerin mecliste kullanacakları oylar aracılığyla duyurabiliriz.  Madem kapitalizmi seçtik ve onun unsurlarını ülkemize  aktarıyoruz, hiç olmazsa aktarırken onun zararlarını önleyecek müdahaleleri yapalım. Müdahaleyi ancak seçtiğimiz temsilcilerimizin bu konularda bilgi ve becerileri varsa yapabiliriz.  Bilgisizliğe devam eder ve bu konularda yapılanlara seyirci kalırsak daha çok krizlerin kurbanı oluruz.

Hiç yorum yok: