9 Mart 2010
Yöresel gazetelerden tutun, bunun gibi internet üzerindeki sosyal ağlara, kahve toplantılarından dost muhabbetlerine, evlerde ve mağazlardaki konuşmalara kadar çok değişik ortamlarda Erzurum’un problemleri tartışılıp duruyor. Hernasılsa pek çoğumuz problemleri kimlerin çözmediğini de çok iyi biliyoruz. İdarecilerden siyasilere basın mensuplarından bilim insanlarına kadar uzanan bir yelpazeyi oluşturuyor bu problem insanlar.
Ama birşeyi hiç tartışmıyoruz; Nasıl bir Erzurum istiyoruz? Kafamızdaki Erzurum ne? Benim büyüdüğüm Erzurum bizleri sadece anne ve babamızın değil bütün sokak veya mahalle sakinlerinin büyüttüğü bir şehir di. Böyle bir şehir mi yoksa komşusunu tanımayan birbirinden kopuk mahalle veya sokak sakinlerinden oluşan bir toplum mu istiyoruz? Herkesin kendi başının çaresine bakacağı, o amaca ulsamada herşeyin mübah olduğu bir toplum mu istiyoruz? Birdefa öncelikle nasıl bir toplum istiyoruz ona karar vermek zorundayız. Sokaklarımızın temizliğinden çocuklarımızın eğitimine futbol takımımızdan içme suyumuzun kalitesine kadar herşeyi başkalarından bekleyen bir Erzurum mu yoksa demokrasiyi sadece seçim yapmak şeklinde anlamayı reddeden ve toplumu ilgilendiren bütün konularda çoklu katılımın yaşandığı bir Erzurum mu istiyoruz önce buna karar vermemiz gerekiyor. Çünkü birdefa bakış açısı belirlendikten sonra gerisi kendiliğinden şekillenecektir.
Bakın size ilginç bir örnekten bahsedeyim. Nasıl bir Erzurum konusunda mükemmel bir örnek teşkil ediyor.
Küçük kasabalarda görev yapmış olan bir doktor Pennsylvania eylaletindeki bir İtalyan kasabasında biraz çalıştıktan sonra kasabanın bazı ilginç gerçeklerini görmeye başlıyor. O yıllarda Amerika’nın geri kalan kısmında kalp hastalıklardan ölenlerin sayısı korkulacak rakamlara ulaşırken bu küçük kasabada kalp rahatsızlığı görülmediğini, insanların yaşlanarak, bir bakıma yaşlılıktan öldüklerini gözlemliyor. Memleketin diğer yerlerinde görülen pek çok hastalıkların bu kasabada izlerinin olmadığını da gözlemliyor. Kasabada yaşayanların beslenme alışkanlıklarına, yaşam tarzlarına baktığında öyle göze çarpan birşey de bulamıyor. Biraz araştırınca kasabanın neredeyse tamamının italya’nın Rosetta isimli bir kasabasından Amerika’ya göç edenlerden oluştuğunu buluyor. Rosetta dan göç etmiş ama başka eyaletlere veya şehirlere yerleşmişler olanları incelediğinde, onların arasındaki hastalık oranlarının diğer şehirlerdekilerle aynı olduğunu, yani Rosetta sakinlerinden çok yüksek düzeylerde olduklarını buluyor. Böylece sağlıklı olmalarının arkasında genetik yapılarının olamayacağını anlıyor. Bu sefer Rosetta sakinlerini bir topluluk olarak incelemeye başlıyor. Kasabanın tamamının aslında büyük bir aile gibi işlediğinin farkına varıyor. Sakinlerin caddede durup birbirleri ile konuştuğunu, akşamları birbirlerini ziyaret edip muhabbet ettiklerini, birbirlerine yardım ettiklerini, kısacası güçlü bir “toplum” anlayışına sahip olduklarını görüyor. Rosetta’nın o hale gelmesinde, el ele vererek yapmış oldukları kilisede görev yapan papazın çok büyük rolü olduğunu öğreniyor. Papaz kasaba halkına önder oluyor, önce kasaba meydanına halkın toplanacağı, dertlerini tartışıp problem üretip sonra da onu uygulamaya geçirdikleri belediye binası benzeri bir yer yapıyorlar. Sonra okullarını inşa ediyorlar. Ana caddenin üzerinde bakkal manav vs inşa ediyorlar, bir kütüphane yapıyorlar. Sonuçta Rosetta ahenk içerisinde yaşayan vatandaşların kasabası olup çıkıyor.
Şimdi Rosettanın Erzurum’la olan ilgisine gelelim. Birdefa Erzurum’un kalkınması ve ilerlemesi için Erzurum’da yaşayan herkesin kafasında nasıl bir Erzurum yaratılmaya çalışıldığının bilinmesi gerekiyor. Hep şehrin geri kaldığından bahsediyor, problemleri dile getiriyoruz. Ancak karşımıza Alaaddinin sihirli lambası çıksa ve sihirli çin üç dilek istese her kafadan başka bir ses çıkacağı kesin. Çünkü vizyonumuzu henüz oluşturamamışız. Hep cadde ve sokaklarından, şuraya veya buraya yapılanlardan konuşuyoruz ama asıl önemli olan noktayı kaçırıyoruz; Geleceğimizi belirleyecek olan o yollar, o alt veya üst geçitler, veya o binalar değil ki. Geleceğimizi belirleyecek olan o yolu, o alt veya üst geçidi veya o binaları kullanacak insanların kafalarında ve gönüllerinde ne olduğu. Eğer bir vizyonumuz yoksa, yani neyi gerçekleştirmeye çalıştığımızı bilmiyorsak oraya nasıl ulaşacağız? Hedef bilinmeyince de her kafadan bir ses çıkıyor ve kaynakların belli hedeflerlere yoğunlaştırılması yerine elde varolanlar da oraya buraya har vurulup Harman savruluyor..
Geri kalmışlığımızdan, okullarımızın kalitesinin düşmesinden, üniversiteye giden Erzurumlu öğrenci sayısının azlığından veya Atatürk Üniversitesine gelen öğrencilerin ne kadar zayıf olduğundan bahsediyoruz. Ama mesele bizim kendi meselemiz olmasına rağmen yine başkalarından medet umuyoruz.
Geçenlerde kütüphane ile ilgili bazı düşüncelerimi yazmıştım. Bir iki arkadaşın dışında konuya ilgi gösteren kimse çıkmamıştı. (Buradaki kütüphanenin girişinde bir duvar büyüklüğündeki bir bronz levhada onlarca insanın ismi var; herbiri kütüphanenin üç yıl önce tamamlanan yenilenme ve genişletilme inşaatı için birkaç yüz dolardan birkaç onbin dolara kadar bağışta bulunmuş insanlar). Eğer biz anne ve baba olarak kendi çocuklarımızın eğitimine önem verip onların erken yaşlardan en güzel şekilde eğitimleri için gerekli ortamları (çağdaş kütüphaneler gibi ) yaratmazsak, onlar nasıl başarılı olacaklar? Eğer veliler olarak bizler onların öğrenimlerinin bir parçası olmazsak üniversite sınavlarından nasıl yüksek puan alacaklar? Onların başarısının onlara sağlanan ilgi ve olanaklarda doğrudan ilgili olduğunu ne zaman göreceğiz? Bu kumaştan ancak bu elbise olur deyip kolaya kaçmak elbette mümkün ama benim anladığım kadarıyla “gerçek dadaşlık” elinden gelen herşeyi yapıp ondan sonra olacaklara rıza göstermektir.
Erzurum sporun düştüğü durumdan şikayet ediyoruz ve suçlu buluyoruz. Ama hiçbirimiz gönüllü olarak haftada bir veya iki saatimizi ayırıp Erzurum’daki ilkokul, ortaokul veya liselerden birinin futbol takımları olması için yardımcı olmuyoruz. Veya kalkıpta örneğin Valihafızpaşa ilk okuluna üç bez yüz lira verip oluşturulacak bir futbol takımına forma alın demiyoruz. Hep basklarından beliyoruz. Taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışıp işler yolunda gitmeyince de kendimiz dışında herkese veryansın ediyoruz.
Sanayi olmadığından, esnafın ağladığından bahsediyoruz ama daha önlü yaşlarda çocuklarımıza “girişimcilik” kursları verip onları yaratıcılık veya inovasyon konularında eğitmek için hiç birşey yapmıyoruz. Veya inovasyon ve yaratıcılıklarını kamçılamak için uygun ortamlar yaratıp potansiyel taşıyanları teşvik etmek için ödüllendirmiyoruz. Veya kafasında bir fikri olan vatandaşlara o fikirlerini bir iş yeri haline getirmeleri için gerekli destekleri sağlayacak ortamlar müesseseler oluşturmuyoruz.
Özetlemem gerekirse Rosetta örneğinde olduğu gibi eğer gerçekten gözde ve imrenilecek bir Erzurum yaratmaya çalışıyorsak bir defa toplum olarak ortak bir vizyon geliştirmemiz gerekiyor. Nasıl bir Erzurum istiyoruz? Bir defa öncelikler kafamızda geleceğin Erzurum’unu canlandırmak zorundayız. Bu vizyon oluştuktan sonra bütün vatandaşların bu vizyonun etrafında birleşmesi gerekiyor. Bunu sağlamak için hep birlikte bu hedeflerin peşinden gitmek gerekiyor. Bunu gerçekleştirmek için de Rosetta da görev yapanrahip gibi, insanların enerjilerini güçlerini maddi olanaklarını ortak amaçlar etrafında birleştirecek liderler gerekiyor. Ama hepsinden önemlisi düşünce tarzımızda reform yapmamız gerekiyor. Aynı şeyleri uygulayıp farklı bir sonuç beklemek kendimizi avutmaktan başka birşey olmayacak.
2011 bu açıdan bakıldığında çok önemli bir fırsat olarak karşımızda. Bu treni de kaçırmayalım! İşi sadece kayak olayı olarak almayalım. Her açıdan 2011’İ Erzurum için bir fırsat olarak görelim değişim başlamışken bu ivme ile yıllardır özlemini çektiğimiz atılımı yapalım. Ama şunu hiçbir zaman unutmayalım, böyle bir atılım ancak herbir Erzurum’lunun bu atılımın bir parçası olması ile, bu atılımı sahiplenmesi ve kendi mali olarak görmesi ile mümkün olacaktır.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder